top of page

Günlük konuşmalar silsilesi

 

 

Gün 35

 

 

Gölge oyunu üzerine

 

 

Dudak kıvrımlarını elmacık kemiklerine kadar uzattı. Görüntüsüyle perdelediği mekana en uygun hali aldığı an durmasını söyledim. Gülüşünün akıldan yoksul hali sirki andıran duvarlarda kamufle oluyordu. Bu kadarı yeter dedi. Saatlerdir karşında sırıtıyorum.İçlerinden birini seç artık. Sonuncuyu beğendiğimi söyledim. En azından burnunun gölgesi çenene hacim katıyor. Artık gidebilirsin. Biraz daha kalacağını söyledi. Her gün sokakta tekrarladığı birkaç hareketi göstermek için ayağa kalktı. Oturduğum yerden saçlarının hacmi tavanı dolaşan kâbusları andırıyordu. Dikkate değer ellerini oradan oraya savurdu. Titrediğini gördüğümde ayağa fırladım. Onu gördün mü diye bağırıyordu. Klişe korku filmlerine bağlılığımı göstermek için burada bizden başka kimse yok dedim. Ancak masanın köşesinde uzuvları olmayan yaratığı gördüğümde fikrim değişmişti. Tavşanlardan bahsediyordu. Ellerimizle gölgelerini tekrar etmemizi istediğini söyledi. Solgun ışıkta kendimizden büyük siluetler icat ettik. Dalgınlıkla bize bakan gözlerini duvara çevirdi. Dudak kıvrımları elmacık kemiklerine kadar uzandı. Aptal bir çocuk şarkısı mırıldanmaya başladığında görüntüsü sandalyenin üzerinde eriyordu. Az önce masadaki kâğıtlar kadar belirgin ve gerçekken şimdi sadece sözcüklerimizde var olabiliyordu. Duvarın pürüzlü dokusuna saygın cümleler gizledikten sonra gölge oyununu tekrarladık. Oysa sırıtışıyla yüzümü onarmak için tekrar karşıma geçti. 

 

 

31st July 2013

Gün 34

 

Siyah Reflektör Üzerine

 

 

 

Sınırsız dengesizlik içinde oturaklı bir hayat sürüyordu gezegenler.

Öyle ki suratsızlığıma karşı gülümsüyordu hepsi

Aşikar olduklarım cesaret vermişti bana

Seninle son kez tutuştuğumuzda yağımızla harmanlanıyordu ateş.

Derimizden sıkılmış kas kümeleriydik ağızlarımızı değiş tokuş ederken.

Karartının gece olduğunu ilk kez orada anlamıştık,

Ve sen alevin serinliğini oksijenle yazıyordun duvarlara.

Sen her kimsen,

Aptallığa davet ediyordun beni.

Aralıklara denk düştün bir zaman sonra,

Bunu henüz hiç kimse başaramadı dedim.

Tıpkı tanrıyı görmek gibi.

Zavallı olduğumuzun bilincindeyim diyordu,

Somurtsa da güldüğünü duymak zor değildi.

Gider deliklerine saplanmak istedi çok geçmeden,

Haşeratlarla arkadaşlık ettiğini gördüm.

Buzdolabındaki yiyeceklerle konuşuyordu,

Ama hiç ağlamıyordu.

Adını kaç kere unuttuğumu hatırlayamadım,

Varlığındaki ışık huzmeleri gözümü acıtırken

Ölümsüzlüğe direnç gösteriyordum daha fazla üşümemek için.

Bilincin ay tutulmalarına benzediği bölgelerde reenkarnasyona ihtiyaç duyuyorduk.

Sihirli topuklarını birbirine vurmakta  geciktiğini düşünse de,

Ağlayacak zamanı vardı.

Dengesiz saçlarını elleriyle sağa savurdu.

Bedenini foton kuşağına sokuveren bu duruma o öfke diyordu.

Sarı lekelerle dolu kaldırım taşlarını seyretti.

İsmi yoktu ve diğer insanların ona seslenmesi için herhangi bir sese ihtiyaç duymuyordu.

Yürümeye başladı.

Sevişmek düşüncesine bile geç bir saatte olası bir kaza için hazırlanıyordu.

Saçlarının gökyüzünden döküldüğünü gördüm,

Lacivert ve tenhalığa doğru savrulan.

Dipsiz vücutlar edinmiştik üst üste.

Kendini öldürüyordu ölümden yoksun şeyler için,

Kafasını çevirmesine bile gerek kalmadan kim olduğumu sordu.

Tanışıklığımız o ölene kadardı,

_Tanışmadığın herkesim.

Gülüyor.

Gülünç olan benim.

 

23rd May 2013

Gün 33

 

An üzerine

 

 

 

Yanına yaklaşılamayan bir gökyüzü düşün dedi

Topuklarını lekeleyen ayakkabılarını alıp bileğine geçirdi

Sivrilikleriyle konuştuğu süre içinde kaldırımlardan bahsediyordu

İstediğimiz kadar dondurma yiyebiliriz artık

Bu şehirde işler böyle yürür

Havai fişeklerin insanları nüfusuna aldığı saatlerdeyiz

Hiç olmazsa ismini bizim koyduğumuz şeylerden bahsetmiyoruz

Aptal günlerin hangi melodilere denk düştüğünü görmek için bu yükseltideyiz

Manzaranın içinde zorlukla bekleşen nesnelerin hâkimiyetinde

 

 

16th May 2013

Gün 32

 

 

 

 

Kulelerin boğazlarına takılmıştı çanlar,

 

En yakın hastane cennetten biraz ötedeydi.

 

Yıldızları kıskanıyordu parlamayı lüks zanneden her eşya,

 

Lambalar fabl konforuyla yaslandı arkalarına.

 

Rüzgârda üşümek bir tensel faciayken

 

Damarlar uğultularla doluyordu.

 

Belli ki iki insan daha genelleşmişti mitoloji için,

 

Kaç kez ağladıklarını bilemeden

 

Sokakların süprüntü dediği cinsten iki cisim

 

Benden mi yoksa geceden mi bilmem

 

Güldükçe gülüyordu.

 

 

2nd May 2013

 

 

Gün 31

 

pazartesi üzerine

 

 

 

Pazartesi bir muamma kıvılcımı olmalı.

Kalitesi düşük insan sesine benzemeli önüme koyduğun yemek

Ki kaostandır, midem insan teni hazmedemiyor.

Boynumdaki üç kastan besleniyorum.

Dairesel göz çukurları mayın diye imha ediliyor sokaklarda

Kırsalda ise daireler kıllı,üç kasla besleniyorlar.

Yatay ve dikey hareketli med-cezirler

Ve en sonunda beni yatağımdan hoplatan gök gürültüsü,

Hepsi gece haberlerine televizyon diye çıkıyorlar.

 

 

2nd May 2013

Gün 30

yaklaşık 1 ay üzerine




Grilerin maviyle alay ettiği yerler vardır-
Bir denizin dibi yahut balıkların katma değerinin yükseldiği sulu mideler.

Denizden farksızdır mideler.
Bazen bir bar sokağa taşınır.

Küller nezaket gösterir dans eden hanımlara.

Neo klasik bir sestir hayat,
Dili olsaydı benden çok şey söylerdi.
Sigarayla yazı yazardık beraber.

Ellerimizin meditasyonu paraşütlerden
Daha zengin şu saatte.

Bir koltukta titreşiyor kemirgenliğimiz
Fakat bu sadece rüya


Elmalar geceleri rüyalarına girer bir kızın.
Kız telefonda gizlidir.


İnsanlığı terk edip giden herkes bugün geri döner,
Dağlar açılır aralarından ağlayamayacak kadar büyük çocuklar gelir.

Yılanlar yediklerinden zehirlenir.
Fareler yılanları yerler.

Hepsini damarlaşmış bir parktan izleriz.
Salıncaklar gecenin ölümünü kovalarken
Gün doğar gece ölür.

Karanlıktır hesap verecek olan.
Günün olduğu yerde ahiretten eser yoktur.

Uyku hali özveri tabakasıdır.
Özveri yanağınızda çürüyen ruj lekesi.

12 darbeyle öldürülen bıçaktır cinayet.

Katil gece lambalarıdır.

Gece lambaları kapanır.

Kız lambada gizlidir.

 

2nd May 2013

 

 

Gün 29

 

Ebediyet üzerine

 

 

Saatin önemi yok kaç harfle yazıldığından ya da sözlük anlamından.

Gördüğümü görmeni istiyorum.

Karanlık kasabanın kabak çiçeği tarlasında sırtları dönük iki adam.

Kimin için oradalar ya da neden kıpırdamadan duruyorlar.

Birazdan kollarını açıp toprağa senin baş harfini yazdıracaklar.

Suyla beslenmeye ihtiyacı olmayan bitkiler ayaklarımızı sarıp bizden sevgi istediğinde başlarını okşayacağına eminim. Sakinleşmek için bir sigara yakmadan, kül tablası aramadan.

Yalnızca ışıkların geldiği yere bakacağız karanlıkta.

Havai fişekler göğün arta kalan yerlerinde süzülürken yazı yazdığımı bile unutacağım.

Sözlerin cümlelerin altyapısı olduğunu görecelere bırakacağız.

Fakat benim cümlelerim yanaklarında yumuşayacak.

Terkedilmiş ılıman sokaklar ararken bir evi araklayacağız gözlerimizin içinden doğmak için.

Kalın bir tahta parçasıyla denize açıldığımız günü hatırlatmayacağım sana,

Dudaklarımda birikmiş harflerden anlayacaksın.

Gidelim diyeceksin hiç beklemeden.

Avucumda sürpriz saklarmış gibi gözümü kaçıracağım ilkin

Bakışlarım saçlarına dolandığında orada olacağız.

Portakallı kurabiyelerin damak tadına kattığı endişeden bahsedip

Kuşların kanatsız olsalar bize benzeyeceğinden korkacağız.

İlk sarhoşluğumuz kadar umursadığımız bir kadehi Paris’e benzettiğimizde,

Uyaklı kelimelerin at üstünde koştuğunu hiçe sayıp yere uzanacağız.

Ayak sesleri kızıl derilerden daha kızıl,

Tren kilometre hızında bize yaklaşıyor.

Sesi vapurların martılarla yaşadığı denklemlere eşdeğer

Sesine yaklaşıyorum burnumla,

Nefes alıp verdiğini yüzümün kenarında hissediyorum

Gözlerimin yüzüne bakma kabiliyetiniyse nefes almayan duvarlara yazıyorum.

 

 

2nd May 2013

Gün 28

 

Dönemsellik üzerine

 

 

 

 

Samanyolu dedikleri yer deyip parmağını göğe dikti adam

Burada yada onun gibi bir yerde sancıları kafalarına dikip içiyorlar

Hiçte insana dair değil

İnsansan gök yüzünün boka temas eden acılarını içine çekmelisin

Hatta yeryüzünde dikdörtgene benzeyenleri

Açılar konu olduğunda nadide varsayımlar üretmeliyiz değil mi

-de,-da eklerinin ayrı yazılması gibi

Ama hiç hoşgörüsü yoktur midesiz kadavraların topraktaki maydanozlara karşı

Saçmalığın ilkel dönem anlamı burada belirir

Açılar

Dikdörtgenler

Gökyüzü

Sıkıcı

 

 

2nd May 2013

 

 

Gün  27 

 

Kapalı alan üzerine

 

 

 

 

Güvenlik kodları sır gibi tutulan gölgeler vardı

Duvarın kademelerinde eriyip şekilsizleştiler

Göz damarlarının hacmi tavandaki su yansımasına eş değerken

Topraktan sonra açlık kokuyordu pencere kenarında

Perdeler sigara yankılarıyla doluydu

Çaresizleşen uzamlardansa bahsetmek bile istemiyordum.

 

 

27th April 2013

 

 

Gün 26

 

Meşgul sesi üzerine

 

 

 

Gözlerini açıp kapadı.

Gözlerini açıp kapadı.

Göz kasları kendini bulana dek.

Meşgul sesi-

Telefonu kapadığında

Karnındaki karamsar gülümsemeye bakmak için aynanın karşısına geçti

Kraliçenin buruşmuş alnına numarasını yazdı

Müsait olduğunda ara.

Su bardağının içinde saat 12.30

Gece yarısı berraklaşan zihnini içiyor

Kapı zili çalıyor

Eli ilk telefona gidiyor

Ardından kapı koluna

Kadın elindeki tabağı uzatıyor

Mutlak dairenin içinde

Salyangozları barındıran derin bir su

Böcekler, hazır olduğunuzda diyorlar

Hep beraber saldıracağız

Adam tabağı alıp bankoya yerleştiriyor

Salyangozlar denizlerin Tanrının arkasına gizlendiğinden habersiz

Büyük patlamaların çocuk yoksunu otelleri çağrıştırdığı vakit diyor kadın

Bardakların içinde saat 3.30

Katmanlara ayrılacaksak şimdi yapalım

Olumsuzluk ekleri ortalıktan sıvışırken

Telefon çalıyor

Adamın eli ilk kapıya

Sonra telefona uzanıyor.

 

 

 22nd April 2013

 

 

Gün 25

 

Var olmayan ülke üzerine

 

 

 

Kendi halinde denebilecek lokantada, köşe masalardan birinde oturuyordu adam. Parmak kenarları ketçaba bulanmış, çatalını temiz tutmak için çaba sarf ediyordu. Yemeğini yüzüyle hizaya getirip burnunu tabağın ortasına sabitledi. Böylece geniş çaplı dünyasını küçültüp yediklerinin ölü gösterişine ayak uydurabilecekti. Dişlerinin arasında döndürdüğü lokmaların keyfini sürerken gözlerini bana dikti. Gözaltlarındaki yaşlılık belirtileri coğrafi özerkliğine katkıda bulunurken, neden yemiyorsun diye sordu. Öğütülmüş yemek parçalarıyla birleşen kelimeleri hayli zor anlaşılıyordu. Aç değilim dedim. Yemek için aç olman gerekmez diye karşılık verdi.

_ Nirvana gibi erişmek istediğin amaçların yoksa bana katılmalısın.

Kafasını boşluğa çevirip garsonu çağırdı, eliyle beni işaret etti. Kısa zaman sonra önüme birkaç tabak gelmişti. Yemem gereken bu boş tabaklar mı diye sordum. Yemek istiyorsan hayal etmelisin dedi, tıpkı Neverland’te olduğu gibi. Ağız kenarlarındaki bağımsız yemek artıkları benimle alay etme olasılığını güçlendiriyordu. Peki, hayal edeceğim dedim, ama önce gözlerimi kapatmalıyım. Işığın negatif boyutunda bir süre oyalandıktan sonra, gözlerimi açtım. Karşımdaki sandalyede yanaklarını sonsuzluğa sarkıtmış bir köpek oturuyordu. Kendi dilinde bir şeyler söylemeye yeltendi. Kalkıp boynuna peçete iliştirdim. Salyaları önündeki tabağa uzarken hayal etmek adına bir tabak daha söyledim.

 

 

22nd April 2013

 

 

Gün 24

 

Son bakış üzerine

 

 

 

 

Ufku karanlığa kapılırken gözlerini bantlamıştı. Dokunarak ve karmaşıklaşarak çözüme ulaşabileceğini düşünüyordu. Duvarın engebeli yüzeyine ellerini yasladı. Avuçlarındaki cisimsizlik korkuya kapılmasına neden olurken ağzının açıldığı kadar bağırabildi. Nöronları hızla birbirine çarptığında rutubeti parmak uçlarıyla besliyordu. Islak çimlere dizlerini yerleştirdi. Fabllarda yüksünmeden konuşan hayvanların hiçbiri ses çıkarmıyordu duvarın karşısında. Sırtlarını süreçsizliğin tavrına karşılık kuru tutuyorlardı. Bir kadın deklare ettiği eteğini gülümsemeyle bitiştirirken, körlük dolaylı yoldan çözüldü. Gözler olmadığı kadar nesneleşti, nesnelerse bakışlarını insanlara çevirdiler. Zoraki selamlaşmanın ertesinde varlığın lüzumsuzluğu gövdesiz görenleri bekliyordu.

 

 22nd April 2013

 

 

Gün 23

 

Zaman-Mekan üzerine

 

 

 

Sıska bedeninin sol tarafında otlağın baştan yadsınmış kokusu oturuyordu. Marifetli sevimsizliğini kendine karşı delil olarak kullanacaktı az sonra. Dengesiz eteğini karşıt kuşaklara doğru savurdu. Ayak bileklerinin sadeliğini betondan bozma heykellere benzetirken gözleri karardı. Sonsuzlukla anlık temasının ardından, dudaklarını sigaraya bulayan elin şiddetsiz ev sahipliğine tanık oluyordu. Biraz su ister misin dedi adam. Salgıladığı hormonal dengesizlik evin ışıklarını cansızlığa buluyor, nesnelerin gölgelerini doğaüstü varlıklarla eşitliyordu. Kadın hayli sonra yutkundu. Bardağın içinde dairesel uzamlar oluşturan suyu izledi. Nihayetlenmeye hazır zamanın askıda kalmış kısmını sahneliyor gibiydiler. Sigara dumanının pusa ebeveynlik ettiği odada yankılar yön bulmayı zorlaştırıyordu. Ayak bileklerine baktı adam. Gölgelerin içine doğru eriyen gözlerini anın içinde tutamadı. Uyandığında sağ tarafında otlağın baştan yadsınmış kokusu oturuyordu. Uzakta , masumiyetine karşılık gelen kadın ayak bileklerine baktı. 

 

18th April 2013

 

Gün 22

Gülümsemek üzerine

 

Kırık saçlarını burnunun ucunda daha samimi buluyordu. Birbirine yaklaştırdığı göz yuvarları onu komik gösterse de bunun üzerine düşünmek istemiyordu. Televizyonda gördüğü akıl almaz gösterilerden etkilenmiş olacak ki, bedeninin saçma yanlarına anlam yüklemek için uğraştı. Saç renginde ve bacak dokusunda bulduğu kusurları ziyaret etti. Gölgesinin hayvan siluetlerine benzemesini yadırgarken, kendini saklanmaya çalışan bir dolap olarak görüyordu. Kapalı alanlarında gizlenmeye ihtiyacı olduğuna inanmıştı.Işıklı kutusu dört duvarın arasında gizlenirken huzurluydu. Korkabilmek için en yalın yeri seçti.Caddenin sarf ettiği eforun içinde  kanserli hücreleri andırıyordu. Ses aralıkları hayli uzak insanların göbeğinde, karanlığı hiç böyle görmemiş gibi gecenin adabına uydurdu kendini.Artık, kimsenin uğramadığı pelteleşmiş evin yanında ayakta dikiliyordu.Hiç dokunmadığı bir ağızla karşılıklı geldi.Tokalaşmak için elini uzattığı her kimse kelimelerinden daha sığ duruyordu.Silahsız olduğumu anlaman için elimi uzatıyorum dedi.Saatinin kayışında ki hissizlik dik açıların istatistiki kayıplarını simgelerken, gülümsedi. Dudaklarını ayırmadan.

 

 

 11th April 2013

 

 

Gün 21

 

Seçilmişlik üzerine

 

Nerede olduğu önemli olmayan ağır kokulu salonun başında ayakta dikiliyorduk. Oturmamız için bizi bekleyen sandalyeler art arda dizilmiş, üç kapalı kapıya bakıyordu. Kapıların dışarıdan kolları yoktu. Oturan insanların yalnızca sırtlarını görebiliyordunuz. Sessizlik burada çağlardır otoritesini sürdürüyor gibiydi. Sandalyelere ağır adımlarla yaklaşıp bedenimizin arzuladığına yerleştik. Ortadaki kapı açıldı, bekleyişin bozulduğu saniyelik anlardan biriydi. İçeriden yükselen zayıf ses içeriye girmesi gerekenlerin adını bağırıyordu. Sırası gelen telaşlı hareketlerle içeriye giriyor kapı tekrar kapanıyordu. Benden üç sandalye uzakta oturan adam birbirimizi teselli etmenin zamanı geldi dedi. İkimizi de teselli etmeniz zor olabilir deyip gülümsedim. Dibime kadar gelip nefesini burnuma yaklaştırdı. Okyanusun klişe kokusunu duyumsadığım nadir zamanlardan biriydi. Balina kolonilerini temsil ettiğini düşündüğüm adam sende beni teselli edeceksin deyip avucundaki nesneyi uzattı. Bilincini kaybetmiş maket bıçağını alıp alnına işlendi yazmamı istiyordu. İllegal davranışlarımdan bir yenisini icra etmekten kaçındım. Yapamayacağımı belirten bakış açımı suratına doğrulttum. Floresanların mavi ışığını bulandıran küçük çocuk bize doğru yaklaşırken bakışlarım ona odaklandı. Elinde pelüş tavşanı 1 numaralı kapıdan çıkmıştı. Adamı ceketinden çekiştirip ayağa kaldırdı, sonrada diz çöktürdü. Yüz çizgileri üzerinde parmaklarını dolaştırdı. Sen o’sun deyip şekilsiz sarıldılar.

Adam hadisene der gibi gözümün içine bakıyordu, sessizlik üzerinden anlaşmak kolay değildi. Ayağa kalkıp 1 numaralı odaya ilerlediklerinde kaşlarımın üzerinden burnuma doğru sıvılaşan kanı göz ardı etmek için çabalıyordum.Küçük çocuk hayli zaman sonra sandalyelerin arasında dolaşıp alnıma baktığında kabuklaşmış yazıyı görüp kafasını çevirdi.

 

15th March 2013

 

 

Gün 20

 

İmgesel üzerine

 

Koştu,koştu,koştu. Koşturdukça küçüldü. Bu basit bir perspektif etkisi değildi. Eşyalar büyüyor o ise küçülüyordu. Geçmişte okuduğu cüzi bir çocuk romanını hatırlattı bu ona. Nefesini geri çekip durdu. Süratle omurgasızlara benzemeye başlayan ufak bedenini aynanın karşısına götürdü. Ağlayamayacak kadar şaşkındı. Nerede can bulduğunu bilmediği ruhunu geniş seramik karoların üstüne istifliyor, tekrar büyüyebilmek için kafasında şişirdiği kodları yan yana getiriyordu. Basit sayılabilecek mantıksal gerçeğe tutundu, içinde bulunduğu durumu geçiştirebileceğini umuyordu. Ayak sesleri boyunu aşan bir varlık boyutsuz kapıyı araladı. Holden yavaş adımlarla ona doğru yaklaştı, mevcudiyet kuralları olduğunu söyleyip elini uzattı. Tokalaşmak için haddinden uzun bu adamı kafasıyla selamlayarak karşıladı. Şiddetle benzeşen yüzlerini fark etti, bu ona adamın rüyasının bir parçası olabileceğine inandırmaya başlamıştı. Küçük olan büyüğe ait olduğunu kabul etmek zorundaydı. Sözcükleri parçalayarak yok olmasını istedi adam. Konuşamadığını fark edinceye kadar konuşmasını, ardından tekrar aynaya bakmasını söyledi. Ardından beyninin bir köşesine yerleşmek üzere kayboldu. 

 

10th February 2013

 

 

 

 

 

Gün 19

 

Simgesel üzerine

 

Birbirine dolanmış ağaç dalları, kimin bileğinin kuvvetli olduğuna dair iddialarını sürdürüyordu. Her birinin arzusuna yenik düştüğü anlarda sivrisinekleri reçineye buladıklarını gördüm. Sinekler uzak bir zamanda bilimkurgu filmlerine ilham olacaktı. Şimdilik kaşınan kollarımın etki-tepki ilişkisinde rol oynuyorlar.Benliğime aracı olan ağaçlardan bir çırpıda vazgeçiyorum Aydınlığın göz yuvarlarımı sindirdiği patikada güneşin soluklaşması için bekliyor, yürümekten daha anlamlı bir şey bulamıyordum. Yola dokunup hissettikten sonra, yürüdüm. Aradığımın ne olduğunun bilincini kaybedene kadar. Geri dönmek isteyişim herhangi bir rahimle bütünleşmek isteğimi temsil etmiyordu. Fakat kendi başınalıktan tiksinti duyuyordum. Beynimin durmak bilmeyen ilkel konuşmalarını bilmediğim şarkılarla bastırmaya çabaladım. Toprağın derinlerinde süre gelen biyolojik hayat ayakuçlarıma bulaşmadan buradan gitmek istiyordum. Yüzümü yolun sonuna çevirdiğimde yaşlı bitap bir adamın karşımda belirmesi beni şaşırtmamalıydı. Budist rahipleri andırıyor, sakalları belli ki ondan bağımsız bir yaşam ünitesi oluşturuyordu. Sarf ettiği kelimeler karşılığında yalnızca gülümsedim. Onu tanımlamamı istiyordu. Dil sürçmelerim engel olmasaydı yapabilirdim. Bu kurgunun içinde önemsediğim dudak kenarında kurumuş sözcükler barındıran bu adamdan ziyade, saç diplerinde barınan bitlerdi. 

 

 

7th February 2013

 

 

Gün 18

 

Gerçek üzerine

 

Saldırganlığını zihninde çürüten köpek kaldırıma çıktı. Yangın musluğunun yanında kırmızıya eş değer görünen sidik torbasını bir hamlede boşalttı. Tasmasından çekildiğinde boynunu bağımlı olduğu vücuda çevirdi. K. , küçük ve sert hamlelerle hayvanı yörüngesinde tutmaya çalışıyor, bir yandan da çatlayıp kanayan dudaklarını eliyle siliyordu. Olduğu yerde bağırdı, köpek alfabesinin kendi alfabesine uyumunu ölçüyordu. Dakikalar kendi etrafında dolanıp yavaşlayınca sakinleşti. Yangın musluğunun yanına oturdu. Az sonra yanlarına köpeğini boyunduruğu altına almış bir adam yaklaştı. Akıbetini gölgelerin uzunluğuna bırakmış, kudretli bir elin iç hesaplarını bastırmasını umuyordu. Köpekleri dövüştürmek ister misin diye sordu. K. ,  gerçekliğe ithaf edilmiş konuşmadan önüne bakıyordu. Gözlerini yoldaki şeritlere dikmiş, nadir geçen arabaların hareket oluşturması için beklerken, havlamaya başladı. Fazlaca bilmediği bir dili çat pat konuşur gibi. Ellerinden tasmaları bırakan iki adam birbirlerini koklayıp endişeyle hırıldadılar. Sonbahardan bu yana tabanı işgal eden ölü yapraklara salyalarını bulaştırıp, nesnelere isim koymaya başladılar. Bu bir yangın musluğu! Bu bir bina! Her kelime önlerinde simgesini karşılarken, geriye sadece kurallara uymak kalmıştı.

 

 

7th February 2013

 

 

Gün17

 

Aidiyet üzerine

 

 

Konuştuğu anlarda tavana bakardı. Az sonra vuku bulacak önemli bir olayı bekliyormuş gibi gözlerini oradan hiç ayırmazdı. Elinde tuttuğu çatalın soğukluğundan güç alıyordu. İnce parmaklarının arasında bulanık yansımalar çevirirken ilk kez dili sürçtü ve sustu. Boynunun eksenini değiştirdi. Gözlerini bu kez kapıya dikti. Kapı yavaşça aralanırken eşiğin pişmanlığı gıcırtısından seziliyordu. Boşluktan iki insan doğdu. Biri pardösüsünün altında empirik vücudunu saklıyor, diğeriyse gözaltlarına sinmiş pikselleşmeleri perdeleyerek bir soru sormaya hazırlanıyordu._Doğru yerde miyiz? Dedi. Bunun onların tercihine bağlı olduğunu biliyorduk, ses çıkarmaktan ziyade dinlemeyi tercih ettik. Adam ceketinin cebine sıkıştırdığı çatalı çıkardı. Bulanık yansımaları gözümüzün içine tutarken sanırım öylesiniz diye cevap verdim. Odanın orta yerindeki boş masaya konuşlandık. Yuvarlak masalardan nefret ettiğimden bahsettim, en iyisi kare ya da dikdörtgen olanlarıydı. Etrafına sıralandığınızda kesin çizgilerle aranıza mesafe koyabilirdiniz. Böylece elden ele gezen yemek tabakları samimiyeti arttırmaz,  bilhassa çekinceleri çoğaltırdı. Sözlerimi bitirip yüzlerine baktığımda hepsinin tavanda aynı noktaya baktığını gördüm. Bu süreçsiz bekleyişin ne zaman sona ereceğini merak etmeye başlamıştım. Sonra yine kapı gıcırtısını duyduk, kafalarımızı yerinden oynatmadan çatallarımızı havaya kaldırdık. Kapını boşluğundan iki insan daha doğdu. Biri kraliyet şapkasını omzuna sabitlemiş, diğeriyse çırılçıplaktı._Doğru yerde miyiz? Diye sordular. Ellerindeki yemek bıçaklarını küçük hareketlerle salladıklarında, artık hiçbirimizin burada olmaması gerektiğini biliyorduk.

 

 

28th January 2013 

 

 

Gün 16:

 

Bela Lugosi üzerine:

 

Bardaktaki sıvının azalmasıyla ilgili problemleri vardı. Damağında kaybolan tadı yenileyememenin verdiği tedirginliği üzerinden attı, bir yudum daha aldı. Evreka diye bağırdı. Günün sonunda biri bir şey bulacak ve bende böyle bağıracağım. Şimdilik masanın altında saklanmaktan hoşlanıyorum. Sadece ayak görmek boyutsuz fetişizmimin bir parçası. Sistematik hareketlerimden bir başkasını gerçekleştirmek için telefon direklerini işaret ediyorum. Tellerde duran kuşların ölüm nedenlerini ezberlemek, kaç kuzgunun karnını böyle doyurduğunu görebilmek için pencerenin başındayım. Bu bir sürpriz değil diyor, ölümlülerin ölüm sebeplerini ezberlemesi. Uzun dişlerini boynuma iliştirirken, bulandığı pasta kremasından başka bir şey düşünemiyorum.

 

22nd December 2012

 

 

Gün 15:

 

Kalp atışlarını sayıyor olabildiğine yavaş. Kaybolurken hırsla tırnaklarını geçiriyor yüzüme, Dünyanın en uzun, uzlaşılmaz cümlesini karalıyor birbirine yapışmış çocukların diline. Birbirinden habersiz yeni bir dostluk çeşidi. Parmaklarını birleştirip aralıyor, işte bu kimsesizliğin doğum günü diyor, genetiğinde varsa kıçı kırık parmaklarını işte böyle ikiye ayırırsın. Aralarındaki yansımaya bak ne kadar ağlamaklı ve mutsuz. Oysa tekliğin yüceliğini savunuyor hepsi. Diğerlerinden uzun olan şarkılar söylüyor, standart kibrini başucuna yaslamak için. Çocuklar oldukları yerde ikiye ayrılıyor. Biri yüzünü aramaya gidiyor. Öbürü lolipoplu saatleri kovalıyor derin kuyuya düşüp tekrar olgunlaşmak için. Ama hiç biri için ağlamıyor Alice, tavşanın dediği gibi diyor saatleri takip etmek gerek. Tik ve tak, seslerin bizi yörüngeye oturttuğu tek melodi. 

 

22nd December 2012

 

 

 

Gün 14:

 

Kırmızı başlıklı kız üzerine.

 

Başlıklara gereksinimini tek bir kız açıkça kabul ediyordu

Kafasının arkasında bir yüz daha vardı.

Sözcüklerin üstüne burnu büyük tevazular gösteriyordu

Gözleri siluetlere hep açıktı.

Dinlenecek tek varlığın sessizlik olduğuna inanır,

Kırmızılıktan konuşurlardı.

İnsan hışmının dişlekliğini taşır kırmızı,

Bacakların bacaklara temasını,

Uyanan organları taşır.

 

22nd December 2012

 

 

Gün 13:

 

Halüsinasyon üzerine.

 

Kâbusun örttüğü boş koridor, saçları kendisi tarafından kabul görmeyen kadını saklıyor.

İnanılması güç tüm nezaket kuralları seriliyor ayağımıza.

Tahta kemikli kuklaları savunuyor durduğu yerde,

Karanlık koridorun sonunda.

Melekler ve şeytanlar diyordu,

Sevmemizi ve nefret etmemizi istiyorlar.

Gözlerimi açtıktan(ya da kapattıktan) sonra, kaybolmuştu.

Yan yana dizilmiş üç adam,

Habersiz aynı düşü görmüş ve birbirimize bakıp,

Hiç. Demiştik.

 

22nd December 2012

 

 

Gün12:

 

Halloween üzerine.

 

Gülerek geldi koca tavşan.Kulaklarının arasındaki boşluktan civarda bizden başka kimsenin olmadığını görebiliyorduk.Tüylü ellerinde tuttuğu şeyi uzattı bize,bu bir kurbağa kadavrası dedi.

Hani şu kesilip biçilenlerden.Henüz kesilmemiş.

_Karnında bir yarık açıp içine bakmak ister misiniz?

Birbirimize baktık.Eğlenceli olabilirdi, kabul ettik, kurbağayı kesik ağaç gövdesine yerleştirdik.

Kim yapmak ister dedi tavşan,ben atılmalıydım fakat yersiz tedirginliğim kısmi felce neden olmuştu.Kadın, ben yaparım dedi.Neşteri alıp cesedi boydan boya yardı, dışarı taşan bağırsaklar patoloji dağarcığımızı zenginleştiriyordu.Hayvanın yarığında metafizik öğeler fışkırıyordu şiddetle.Korkuya kapılmıştık.Uğuldayan kulaklarımızı tıkadık,

Hepsi huzursuz ve kim olduklarını bilmeden vızıldıyordu.Duman kusuyorlardı üzerimize,

cinsiyetsiz harfler dans ediyorlardı gecenin doruğunda.Aksi istikamette onlarca tavşan koşturuyordu üzerimize,herkesin ağırlığı tükenmiş, ödemsiz et parçalarıydık.

Bizi öptükçe yok ettiler

Söyledikleriyse düz yazıyla anlatılmaz. 

 

18th December 2012

Gün:11

Kayıp gün üzerine.

Kâbusun tatminine uyduruk isimler yakıştıramayız dedim.
Zihnimde sarhoşluk belirtileri baş gösterirken, kanlı gözlerine bakamazdım.
Yere bakıyordum.
Ayak tabanları düz ve çekiciydi.
Sağ gözüm şişmeye başlamıştı.
Parmaklarını uyaklı biçimde oynatıyordu, bu evrenin kendi halinde şekillenmesine benziyor.
Yıldızların içinde sırıtan yüzleri kim yarattı dersin.
Onlarında biyolojik babaları var mı?
Parmaklarını kımıldatmayı bıraktı.
Sanmıyorum dedi.
Gülen suratları gülmeyen biri yaratamaz
Kenarları kuru kusmuk lekeleriyle kaplı terliğini ayağına geçirdi.
Parmakları artık görünmüyor.
Yüzüne bakıyorum.
Küçük kurtçukların burnunu kemirdiğini düşlüyorum. Minimum on saniye.
İyilik yada kötülük bilinmez diyor.
Konuyu nereye bağladığını anlasam üzerine düşüneceğim.
Kötüdür zaten.
Kötü olan ne diyorum,
Hayat diyor. Yaşam alanı denen şey, oksijenin olduğu her yer.
Yalnız tinin hidrojen salgılıyor oda çürümüş et kokusunu duymamak için.
Kötüyse neden iyilik yapıyor diyorum.
Sağlıklı insanların çürümek için seçebilecekleri tek yol budur.
Oksijen alırken böyle çürürsün.
Bacak bacak üstüne atıyor.
Dikkatim yeniden ayaklarında
Küçük tinim şimdi duyuyor
Kokluyor.
Zamanınsa kapıdan çıkıp gittiğini çok sonra anlıyoruz.
Ne bir anahtar sesi nede gıcırtı.
İlaç şişesi
İlaç
Uyku.
Kapıları
Sonra
Perdeleri kapıyorum.

 

17th December 2012

 

 

Gün 9:

 

Şarküteri üzerine.

 

Kaldırımlar yüzey oluşturdu

katil ve birkaç adam üzerlerindeyken

katil onlara dönüp olanları görüyor musunuz dedi

adamlar başlarını salladı

kendin için mi öldürüyorsun diye sordular

neşesizlik içinde cevap verdi

uyumak için

uykudan kaçtı tüm kemirgenler

kulaklarının arasında iki kulak daha

ağaçların çırpınmasından korkan böcekler onları takip ettiler

hamam böceğinin biri kaosu kutladı

hakimiyeti tekrar onlara geçeceğini bağırdı

bir kaçı daha etrafında toplandı

silik sesleriyle ağladılar

bunlar sevinç göz yaşları

duyargalarını uyaramadan

koca bir tabanla karşılaştılar

üzerlerine sığınan çığırtkan gölgenin altında kaldılar

katil umursamadan geçti yanlarından

seçimler ölümü ertelemez dedi

şimdi nasıl öleceğinizi seçelim

kaba ellerini ve tekmelerini gösterdi

daha steril sancılar içeren bıçağını seçtiler

uyku için öldürüldüler

ikisi de memnundu hallerinden

sadece göz kapaklarının kapanmamasına üzüldüler

telefonun icadından habersiz adam kedilerden yardım dilendi

avucundaki ciğerleri sokağa istiflerken

bir yandan da uzaklaşan katili izledi

açık hava şarküterisine dönen sokağın başında

satırlarını ağızlarına saklamış çocuklar

korku emen gözlerini göz kapaklarıyla buluşturdular

o an etler renksiz

şüphe renksiz

katilse hala uykusuzdu.

 

 15th December 2012

Gün 8:

 

Soyutlama üzerine.

 

Dakikalarca, seğiren gökyüzünü baktı. Kanat boyları seviyesizliği seçen leyleklerin faaliyet göstermesi için bekledi. Yeryüzünü bebek pudrası kokutacak o küçük yaratıkların gösteriye geç kalmamalarını umuyordu. Balkon korkuluklarının saygınlığını yitirdiğinde insanların süreçsiz düşüşler yaşadığını okumuştu bir yerde. Leylekler elini çabuk tutmalıydı. Aksi halde boşluğun çekimi tabanlarına sızacak ve kendini tekrar leyleklerin ağzında bulacaktı. Gökdelenlerin huysuz bakışlarına rağmen bekledi. Şişman bir kadının ter bezlerine haykırdı oyalanırken, karşı balkonda çalışan işçilere ünlem işaretleri saçtı. Salgın hastalıkların rüyalarına sindiği, kalp ritminin kaburgalarını genişlettiği süresiz duyumsuzluğu onu bir kez daha gökyüzüne bakmaya zorladı. Şekilsiz balonlar gördü bu defa. Daralmış damarlarına inat çelimsiz hisler pompaladı vücuduna. Korkuluklar saygınlığını yitirmiş, betona karışan devasa kargalara gülüyordu. Kargalarsa seslerini leyleklere verdiler.Olağanlığı yadırganmayan haberlerin arasında  yer buldu adam.Cam ekranda,gerçekliğine denk düşen yansımasını izledi. 

 

14th December 2012

 

 

Gün 7:

 

Şato üzerine.

 

Bay K. Prag sokaklarındaki düzmece kasveti içine çekti. Kaldırıma yaslanmış sokak köpeklerinin huzmelerini aralayarak kafeye girdi. Herkes şatoya gidip geri dönmeyen kadastrocuyu konuşuyordu. Saygı duyduğu bu uğultunun üzerine kahvesinden birkaç yudum aldı. Şatoyu şimdiye kadar gören olmamasına karşın varlığına inanıyordu. Sonun kadastrocuyu hiç bulmadığını geçirdi içinden. Kanaatince bir var oluş böbürlenmesiydi bu. Yitimin kendine uygun bir beden bulamadığı, nadir bir geçiş…

Günler sonra K. gözlerini kırpmakta zorlandığı o gecede kızı gördü.

Sapa yolun bitiminde arkasındaki şatoyu işaret ediyordu. Gitmek, kemikleşmekten duyduğu sancıyı azaltacaktı. Likit bedenini yolu takip etmesi için zorladı. Yolun sonunda gezegenlerle aynı hizaya gelen üç cisim karanlığın saydam coğrafyasına gömülürken Bay K. sonun kendini hiç bulamayacağı düşüncesiyle  gerçekliğe sıçradı.

 

 

11th December 2012

 

 

Gün 6:

 

Nesne ve boşluk üzerine.

 

Masanın etrafına dizilmiş sandalyelerin düzenine baktı. Geometrik şekilleri birbirlerini üstelemeden uyum sağlıyor, nedensiz gözüken zinciri bağlı tutuyorlardı. Aynı şeyi kendi bedeni içinde düşündü. Bütün koltuklara entegre oluyor, duvarlara karşılık geliyordu. Evinde şeylerin düzeninin yarattığı her boşluğu doldurmayı denedi. Kavanozlarına işlev kazandırmak için onları tek tek parçaladı. Bardaklarının hepsine su boşaltıp, içlerine birer balık attı. Eşyaların arasındaki nizami boşlukları kapatmak içinse kendini kullandı. Sıradanlaşan her şey birbirini tamamlamalı dedi. Bilinç, bilinçsizliğe özdeş olana dek. Salonundaki son nesne işlevini kazanana kadar durmadı. Kapıların kapı eşikleriyle müdahalesiz bütünleştiğine inandığındaysa, burun deliklerinden akan kanı temizlemek için lavaboya gidiyordu. 

 

 

10th December 2012

 

 

Gün 5:

 

Patoloji üzerine.

 

Sinir sisteminin yeterliliği kadar düşünebildi o gün. Safra kesesine benzettiği kadını direnmeden dinledi. Yaşamın sindirim faaliyetinden dem vurdu kadın. Mide asidinin, varlığını parçalamak için ne kadar uğraştığını, bağırsaklarının olan biteni gübreye çevirirken asaletini nasıl koruduğunu anlattı. Gizemsiz bir rüyada yaşıyorum dedi, bilimsellik kalıbına tutunan. Darwin’in altını ıslatıp annesine koştuğu, cadıların suyla temas ettiğinde erimediği,köpeklerinse yangın musluklarını gerçek rengiyle görebildiği… Devrik cümlelerini bitirdiğinde adam piyanonun beklenmedik bir tarafında notaları günaha buluyordu. Bir tütün içip, sesini seslerle karıştırdı. Çelimsiz parmakları siyah beyaz tuşların üzerinde gezinirken, pencereden yansıyan haşmetsiz yüzünü gördü. Ellerini dizleriyle bağdaştırıp, kararsızlığını açıkladı. Sindirildiğini hissettiğinde, sinir sisteminin yeterliliği kadar düşünebildi o gün. Sanırım, piyano çalmaya devam etmeliydi. 

 

10th December 2012

 

 

Gün 4:

 

Elmalar üzerine.

 

Yeşil olanları gördü. Ekşiliklerinin alışveriş sepetini ne kadar benimseyeceğinden emin değildi. Gözünün önünde liberalleşen birkaç elmayı kese kâğıdına doldurup, sepetine attı. Az sonra elmalardan geldiğini düşündüğü sesle dikkat kesildi. Rafların griliği desteklediği bir köşede sesin sahibi karşısında belirdi. Yüz hatları cisimleşene kadar kadın sessiz kaldı. Adam, poşetinizdeki elmalar için endişe ediyorum dedi, sizi sevmediler. Durağanlık küflenene kadar bir süre yüz yüze baktılar. Eşsiz dengeyi bozan adamın soğuk gülümsemesini çapıyla bütünleştirerek uzaklaşması oldu. Kadın, aptallığın son günlerine atıf yapan bu monologun ardından sancısını bile duyumsamadığı sözleri beyninden bertaraf etti. Sorunsuzca marketten ayrıldı. Günler sonra ellerini ovuşturduğu bir saatte, elmaların olmadıkları kadar büyüdüğünü gördü. Sıradan öğle vakitlerinde konuşur oldular. Ataları fotosenteze başladığında, onlar babalarının Magritte olduğunu iddia ediyor, neyi soluyarak nefes aldıklarınıysa kimse bilmiyordu. Küçük kurtçuklarla beslenip, devasa ekşiliklerini pervasızca salgılıyorlardı. Çok geçmeden civarlarında döndükleri bir şey olmadığını fark edince gitmeye karar verdiler. Gece son kez bir araya gelip konuştuklarında, elmaların en büyüğü gövdesini işaret ederek, bu benim bedenim dedi. Ardından ekşilikte tanımını bulan şarabı göstererek, bu da benim kanım.

 

9th December 2012

 

 

Gün3:

 

Reaksiyon göstermek üzerine.

 

Gökyüzünde serbest dolaşım halindeki bulutları kendine açıklamaktan hiç vazgeçmedi. Oluşumu gözden uzak gerçekleşen maddeleri sayıklıyordu. Şekilsizlik gösteren amorf cisimleri, akciğerde oluşan ölümcül kitleleri düşündü. Bağlı olduğu belirsiz gücün hâkimiyetinden doğan korkuyla irkildi. Reddeden gözleri ve büyük bir nasırı andıran yanaklarına rağmen. Her şey sıradan çarpışmaların oluşturduğu gök gürültülerinden ibaretti onun için. Tekrar gökyüzüne bakarken nefesinin gel gitlerini çözümledi ve göğsündeki suratsız boğulmayı taklit etti. İçkinliğini sanrılarla kabuğuna yazarken, evet diyordu gözden uzak olmak, olmamak kadar güzel.

 

9th December 2012

 

 

Gün 2:

 

Suçlanabilmek üzerine.

 

Salgıların bitiştiği surat kan ihlalinden tutuklanmıştı. Soru sormanın imkânsız olduğu bu adam sadece bakmakla yetiniyordu. Sağlıklı bedeninin üzerine oturtulan yarım akıllı ruhuyla nesneleri sayıyordu. Kaldığı otel odasında iki kitsch tablo, sadece yatak düzeninden haberdar olan bir yastık ve daimi rutinlikle vücutların soluklarını sıralayan birde yatak saydı. Gözünün döndüğüne inandığı bir an kâğıt terliklerini ayağına geçirdi. Mutsuz olduğu her şey için kafasında canlanan sorunsuz düşünceleri suçladı. Etrafında birkaç kere döndü. Oluşan girdabın içinde ani ölümler gerçekleşiyordu. Ağzından çenesinin kenarına kadar uzanan sarı sıvının hâkimiyetinde bağırıyordu. Onları ben öldürmedim!

 

9th December 2012

    Gün1:
          
       Enlem-Boylam üzerine.

İşgal edilen yer. Yada yan kimliğinin oluşmasına yardımcı olan sükunetli hal...Statik dizilimin bir parçasıydı adam.Fazlalıkların gerekli boşluklara oturduğu yerden geliyordu.Oda bir fazlalıktı ve yitene kadar karşılaştığı işlevsel varlıklara tepkimekle yükümlüydü.Olası bir denklemin ana karakteri olmasına imkansızın başarılması gözüyle bakıyordu. Parçalanabilseydi pek çok yerde algı yoksunu bitkilerle bütünleşmek isterdi.Bu onun sarılması düşünülemez sıvı hacimlere sarılmasını,ağlamak adına konuşmaktan sakınmasını sağlardı.Soluklandı adam.Kendi savrulmuşluğundan uzaklaştı,yeni nesil gölgesini benimsedi.Bedenine aidiyetini hissettiğinde dizlerini çenesinin altına çekip olduğu yere oturdu.

 

9th December 2012

 

Kelimelerin itelendiği tek an bu değildi aslında,sırasıyla her birinin içerisindeki sessiz harfleri ayıklıyor,seslilerinse kağıt üzerinde  sevimsiz bir şekil oluşturmasını umuyordum.aksi olduğunu söyleyemeyeceğim.

 

26th November 2012

  • Wix Facebook page
  • Wix Twitter page
  • Wix Google+ page

© 2014 by SEDAT AYHAN

  • w-facebook
  • Twitter Clean
  • w-youtube
bottom of page